Videoyu izlemek için reklama tıklayınız açılan sayfadaki siteye üye olunuz Üye olduktan sonra mailinize gelen aktivasyon koduna tıklamayı unutmayınız aksi taktirde Video açılmaz..
Açıklama : Sanatçıyı harekete geçiren nedir? Bence bu sorunun
yanıtı, duygu olmalı. Bir duygunun peşinden gitmeli, o uzaklaşsa bile
peşini bırakmamalı. Duyguyu anlatmak için ne gerekir? Bence bu sorunun
yanıtı fikir olmalı. Fikir nedir peki? "İnsanoğluna kızan Tanrı,
meleklerini dünyaya gönderir". Evet, bu bir çıkış noktası ama ya fikir?
Fikir diyebilmemiz için "nasıl" sorusuna yanıt vermek gerekmez mi?
Verilecek yanıt, örneğimiz sinema ise sinema izleyicisini tatmin etmek
zorunda değil mi? Seyircinin karşısına ne doğru sorularla ne de doğru
yanıtlarla çıkarak iyi film yapmak mümkün mü?
Kıyamet
Melekleri (Legion), bu dertten müzdarip. Melekler dünyaya iniyorlar
belki; ama yanlarında "nasıl" sorusuna yanıt almayı unutmuş
görünüyorlar. Eğer 100 dakikalık bu denemeye sonuna kadar dayanabilecek
sabıra sahipseniz, ortaya çıkan acı tabloyu rahatlıkla test
edebilirsiniz.
Yönetmen Scott
Stewart, aynı zamanda filmin senaristlerinden biri. Karayip
Korsanları, Demir Adam ve son John Woo harikası Kızıl
Uçurumu da barındıran; hayli gösterişli bir özel efekt kariyerine
sahip. Oysa bu filmde, en iyi yaptığı şeyi, yani özel efektleri bile
etkileyici kılamıyor. Faturayı kısa yoldan keselim en iyisi: bu filmde
bırakın efekti, "özel" olan hiçbir şey yok.
Fikir olduğu iddia
edilen cümleden hareketle Tanrı, ademoğluna çok sinirleniyor, geçmişte
Tufan ile yaptığını bu kez farklı yoldan uyguluyor. İnsanların üzerine
"insan suretli şeytanlardan" oluşan gazabını yolluyor. Filmde mantık
denen hadise tamamen devre dışı olduğundan, "doğru soruları bari biz
soralım" bile diyemiyoruz. Tek bir dükkanda kapana kısılmış
kahramanlarımızın neden bu kadar özel olduklarını anlayamasak da, kendi
kendimize sormaktan çekiniyoruz.
Tanrı'nın unuttuğu yol üzeri
bir dükkanda Bob(Dennis Quaid), oğlu Jeep (Lucas Black) ve
diğer ahaliyle tanışıyoruz. Derken içeriye yaşlı bir teyze giriyor. Az
pişmiş et seven bu teyze birden Exorcist filminden fırlamış gibi
hareket etmeye başlıyor. Ne olup bittiğini, Michael (Paul Bettany)
adında garip bir adamın hikayeye dahil olmasıyla anlamaya başlıyoruz.
Aslında anladığımız, kötü bir film seyretmekte olduğumuz..
Neden
bu kadar kötü peki? Bir fikre sahip olmaması, bir filmi kötü yapmaya
yeter mi? Bence bu sorunun yanıtı, hayır. Çoğu zaman, ortalıkta fikir
namına birşeye rastlamasak da bizi saran, kimi zaman eğlendirici, kimi
zaman düşündürücü filmler izlemişizdir. Bu filmi kötü yapan, yalan
söylemesi; bir fikre sahip olmamasına rağmen aksini iddia etmesi.
İddialı afişleri, fragmanlarıyla Kıyamet Melekleri, olduğunu iddia
ettiği herşeyin tam tersi. Michael ve fikir ayrılığına düştüğü diğer
melek Gabriel (Kevin Durand) arasındaki çekişmede bile çekici
olmayı başaramıyor. Meleklerin dünyasını doğru dürüst çizemediği gibi,
dinsel metinlere sığınmayı da beceremeyip büsbütün çirkinleşiyor.
Dükkanda
kapana kısılmış halde, üzerlerine gelen yaratıklara karşı koymaya
çalışan kahramanlar demişken; inanın, andıklarımızın dışında ahalinin
diğer kısmında bir numara yok. Ne bir yan öykü, ne ilgi çekici bir
karakter. B filmlerindeki "kapana kısılmış" insanlar ne yapıyorsa onu
yapıyorlar. Birbirleriyle didişiyorlar, yanlış tercihlerde bulunuyorlar,
yaratıklara en baştan yem oluyorlar. Sadece oğul Jeep'in neden karşılık
görmediği halde hamile bir kızı sevmekte bu kadar ısrarcı olduğu
üzerinde durulabilir; ama Tanrı'nın unuttuğu bir yerde, bu soru da
unutuluyor.
Dennis Quaid'in her filminde olduğu gibi suratsız
hali, oğlunu canlandıran Lucas Black'in The Fast and The Fuirous:
Tokyo Driftteki başarısız oyunculuğunun aynısını tekrarlaması gibi
seyirciyi sıkıntıdan sıkıntıya sürükleyecek unsurlardan söz etmiyoruz
bile. Asıl şaşırtıcı olan, Paul Bettany gibi gerçekten yetenekli
bir aktörün bu filmde ne aradığı.
Başlığında
bir U2 şarkısından alıntı yapsak da, Tanrının Melekleri, içinde "melek"
geçen hiçbir şeyi hak etmiyor. Üstelik, çektirdiği eziyet yetmezmiş
gibi, "devam" filmine göz kırpma cüretini de gösteriyor.
Bu
yazıyı bambaşka bir filmden söz ederek bitirmek istiyorum. Seyirciye
zerre kadar saygısı olmayan bir filme verilecek yanıtlardan biri de bu
sanırım. Üç önemli müzisyenin buluşmasını anlatan "It Might Get
Loud".. Zeppelin'den Jimmy Page, U2'dan The Edge ve Stripes'dan Jack
White. Üç gitar dahisinin teknolojiye, sanata ve yaratıcılığa
yaklaşımındaki farklılıkları anlatan bu belgeseli kaçırmamalısınız. Zira
"sanat ve yaratıcılık" üzerine konuşurlarken kendinizi "devasa
bütçelerin, ileri teknolojilerin ille de gerekli olup olmadığı" sorusunu
yanıtlamaya çalışırken bulabilirsiniz.
Sanatçıyı harekete
geçiren nedir? Bence bu sorunun yanıtını "It Might Get Loud"da
bulacaksınız.